Bir haftalık tatilimi geçirmek üzere ailemle birlikte geldiğim Erikli’de, bulutlu bir gökyüzünün olduğu günü, Gaste’ye ilk yazımı yazarak değerlendiriyorum. Saroz Körfezi’nden gelen rüzgarın da etkisiyle hava sıcaklığının 4-5 derece düştüğü serince bir günde, çocuklar sahile gitmeyip site içerisinde bisikletle dolaşarak zaman geçiriyorlar. Kuş ve çocuk seslerinin karışımına, yan dairenin balkonundan gelen tavla taşlarıyla şıkırtısı ve yapılan geç kahvaltının çay kaşığı tıkırtıları eşlik ediyor. Anlayacağınız tam bir yazlık muhabbetinin ortasında sizlere merhaba diyorum!..
Tabi muhabbetin sadece bu keyifli tasvir gibi olmasını dilerdim. Ne yazık ki ülkemizde de buz gibi havanın estiği, kanların donduğu acılı günler yaşıyoruz. Gedik Tepe’de verdiğimiz şehitlerin iki tanesi dün pek yakınımızda büyük bir törenle uğurlandı. Trakya’mızın şirin ilçesi Keşan’daki şehit cenazesinde binlerce kişinin katıldığını, tüm evlerin, dükkanların, sokakların Türk Bayrakları ile donatıldığını gördük. “Bunlar yakında şehre de inerler” diye söylenen annem bir yandan televizyonda haber kanalı arıyordu. Derken İstanbul Halkalı’da bombalanan askeri personel taşıyan aracın üç ölü veren haberini aldık. Analar ağlamasın diye yapılan girişimler bir sonuç vermeyince sadece analar, babalar değil, herkes ağlamaya devam ediyordu.
Öldürmekle çözüm olmadığını anlayacakları, öldürenlerin hiçbir milleti temsil etmediğini herkesin bileceği günlerin yakın olmasını diliyorum. Payımıza düşen ise artık menfaatler uğruna olası çözümlere bile kulak asmayan zihniyet yerine, menfaatsiz bir bilincin artmasını sağlamak olacaktı.
“Paylaşılamayan toprağın” yağmurdan sonra insana özgür bir ruhani derinlik veren kokusunu duyuyorum. Doğal dünya ile kurulan ilişkinin bireysel ruhani deneyimlerinden biriydi bu yaşadığım. Nemli toprak kokusunun efsununu ve o uğruna canların kıyıldığı, kanların akıtıldığı toprağın, yaşamsal döngüdeki tartışılmaz kudretini düşünüyorum.
Gözlerimi kapatıp düşlediğim bu kudretin ucu bucağı olmayan bir sonsuzluktaki gizemi aldı beni başka bir yerlere götürdü. Aklıma Buz Osman geldi birden. Geçtiğimiz kış pencere önündeki mermerdeki karların donup buzlanmasından sonra o buzun adını Osman koymuştu oğlum. Buz Osman eridikçe aşağıya düşmesin diye sık sık kontrol edip geri çekmişti her gün. Sonunda direnemedi Osman, eridi ve terk etti bizim pencere önünü. Düştüğü yer ise yabancı değil, topraktı… Topraktan geldi, toprağa gitti Buz Osman. Buzla kurulan duygusal ilişki, nemli toprağın efsununun ve kudretinin gizeminden çok farklı değildi.
Sonuçta özü doğa sevgisine dayanıyor. Doğayı seven insan için her kadın, her erkek ve her çocuk güzel ve eşsiz varlıktır. Canlı cansız tüm varlıkların kendileri ve dünya için anlam ve değer taşıdığına inanan insanlar, bu bilgeliklerini karşılarına çıkan her fırsatta bir başkasına aktarmayı sever ve buna engel olamazlar.
Herkesin eşsiz yani “tek, var ve değerli” olduğuna, canlı cansız tüm varlıkların anlam ve değer taşıdığına inanan anlayış ise ne can alabilir, ne de kan… Onlar için toprak, paylaşılmaz değildir, eşsiz, efsunlu, sonsuz bir kudrettir.
Selnur Gülek
Erikli, 22.06.2010

