Kapatıyorsun gözünü, bir sahil kasabasındasın. Sabah, sıcak, pencereden serin bir esinti geliyor. Beyaz perdeler uçuşuyor hafiften, yatağın başucunda dün topladığın papatyalar. Gözlerin açık, ama kalkmak istemiyor, keyfini çıkarıyorsun sabahın. Yeniden uyumak istiyorsun, ama seni çağıran güne hayır diyemiyor bedenin. Yavaşça kalkıp buz gibi soğuk suyla yüzünü yıkıyor, saçlarını ıslatıyorsun. Aşağıda kahvaltın hazır. Yeni toplanmış kütür kütür yeşil sivri biber, sulu domatesler, kızarmış ekmek, beyaz ve de tulum peynir. İnce belli bardakta çay, biberli yeşil zeytin falan. Fonda Sertab Erener çalıyor. (Ah bir yolu vardır elbet yarın / Yeniden yaşamanın / Bir çaresi bulunur elbet canım / Bir uyuyup uyanalım) Biraz gazete karıştırıyor, yavaş yavaş yapıyorsun kahvaltını. Güneş evin içine dolmaya başlıyor. Sonra bahçede bir çay daha. Geriniyor, saçlarını topluyor, salıyorsun geri. Ayağına bişeyler geçirip bahçe kapısını aralıyorsun. Hep yağlamayı unuttuğun kapı gıcırdayarak açılıyor, Kasabaya doğru yürümeye başlıyorsun. Çakıl taşlarının çıkardığı sesle bile mutlu oluyorsun. Etrafta miskin kediler, kapı önlerine çıkmış lak lak eden yaşlı teyzeler. Her şey ağır çekim, telaşsız. Sahildeki küçük cafeye oturuyor, bir de kahve söylüyorsun. Dalga sesleri her daim, havada deniz, üzüm ve portakal kokusu. Ruhunu dinlendirmenin tarif edilemez keyfi. Burada da Hümeyra çalıyor (Bu dünyanın işleri / Beyhudedir beyhude / Sen sen ol seven ol / Başka dünya yok ) Bir kaç tanıdıkla muhabbete dalıyor, zamanı unutuyorsun. Kalkma vakti! Martı seslerini takip ederek sahile doğru yürüyorsun. Açıklarda balıkçı tekneleri, hayatın çarkını döndüren bi tek onlar sanki bugün. Çocuk sesleri etrafta ama eğlenceli, ağlayan tek bir çocuk yok nedense bu kasabada! Biraz denizi seyredip öğle olmadan eve dönüyorsun. Seriliyorsun bahçedeki sedire, fonda Yüksek Sadakat (Nefes kadar yeni, günah kadar eski / Alıp götürecek seni / İçimde bekleyen gemi) Rasgele bir kitap seçiyorsun, yanında buzlu limonata. Akşama doğru sevdiğin gelecek. Onun heyecanı ile hem keyiflisin hem de sabırsız. Okudukça mayışıyor koltukta uyuyakalıyorsun. ağustos böcekleri uyandırıyor güzellik uykusundan seni. Mutfağa gidip karpuz kesiyorsun, yanında beyaz peynir. Bir arkadaşın telefonu ile yüzün gülümsüyor. Ne var ne yok ile geçiyor dakikalar, Kimse kapatmak istemiyor nedense. Ve sonra deniz. Tuzlu ve soğuk su bedenini canlandırıyor. Kumlar üzerinde yanıyor denize atıyorsun kendini, Denizde üşüyünce de tekrar sahile. Buz gibi soğuk bir bira, kızarmıs patates ve ketçapla denize karşı uzanıyorsun. Kitabını açıyorsun tekrar, kulaklıkta bu sefer Duman (Sen hiç üzülme / Hiç ağlama / Bak hala burdayız) Güneş bile yavaş yavaş terkediyor ufku, sen sahilin keyfini çıkarıyorsun. Yavaştan esyalarını toplayıp yola koyuluyorsun. Çatal kaşık, çocuk, televizyon sesleri arasında ağır adımlarla kasabayı geçiyor eve varıyorsun. Sevgilin seni bekliyor. Boynuna atılıp öpüyorsun, o sofraya otururken sen duş alıp geliyorsun. Bu sefer müzikler farklı, 'Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar' eşlik ediyor sofradakı balık ızgara ve rakıya. Yan komşudan közlenmiş biber geliyor. Tepede yarım ay, bahçede leylak kokusu başını döndürüyor. Ayaklara dolaşan kediler balık peşinde, masadakiler ise keyifli bir muhabbetin ve aşkın...