'İtfaiyeci gibi yaşıyorum'
Tayanç Ayaydın'la sinema üzerine uzun soluklu bir söyleşi...
RÖPORTAJ: SERDAR AKBIYIK
En son Sakarya Fırat dizisinde izlediğimiz ödüllü oyuncu Tayanç Ayaydın'la sinemanın yollarında uzun soluklu bir sohbet için buluştuk... Festivallerin ödül sistemlerinden, dizilerin insanları televizyona bağlayan etkisinden, seyirci ve oyuncu etkileşiminden, karakterlerin politik dünyaya yayılan sürecinden konuştuk... Ayaydın kendisine sunulan her rolün heyecanını yaşadığını söylüyor ama rolün yaratıcı kısmından ayrıca etkilendiğini de belirtiyor. Kamera arkasını da biliyor ama oyunculuğunu bölmemek için şimdilik uzak duruyor...
İlk uzun metrajlı sinema filminiz Pazar Bir Ticaret Masalı'yla Locarno Film Festivali'nde ödül aldınız. Bu insanda bir özgüven yaratıyor sanırım'
Yok, ben hiç oyunculuk serüveni içerisinde öyle bir 'özgüven' peşinde ve kendine ben aktörüm diyen bir oyuncu olmadım. Bu özgüvenden ziyade doğru adımlar attığımın göstergesi oluyor. Hem projelerle hem de projelerin içinde yer alma biçimiyle. Ben elimden geldiğince malzemeyi, enstrümanın kendisini kullanmaya çalışıyorum. Ve bunu paylaşabildiğim zaman özellikle bir festival yurt dışında anadilimi konuşurken jürilerin altyazıyla izlediği bir filmde enstrümanın kullanılışı takdir ediliyorsa o zaman doğru yoldayım demektir. Ama buna özgüven diyemem yani çok büyük ustalardan destur almak diyelim. Konservatuarda da böyleydi, profesyonel hayata atıldığımızda hocalarımıza hep danıştık. Oyunlarımıza gelip beğendiklerinde o bizim için destur oluyordu. Ödülleri de böyle düşünüyorum.
Türk sinemasında özellikle yabancı organizasyonlarda ödül almak filminizin başarılı, oynayanların kaliteli olduğunun garanti belgesi gibidir.
Hangi festivalden olduğu da önemli aslında. O festivalin kaç yıldır yapıldığı, kimlerin katıldığı, hiç ara vermiş mi, vermemiş mi bunlar da önemli bence. Ben festival festival gezdim bir dönem, her festivalin kendine göre sistemi var. Önemli olan nerede olduğu bu festivalin, kimler tarafından düzenlendiği. Locarno o açıdan çok farklıydı bizim için. Ben girdiğimde 61. yılını yapıyordu ve dünyanın farklı yerlerinden gelen jürilere sahipti. O yıl deneysel sinemaya çok prim veren bir jüri vardı, bizim filmde öyle çok deneysel bir film değildi birkaç Türk dışında. O enteresan bir durumdu. Ama filmin içinde montaj vardı biraz ama onlar da filmi deneysel film yapmaz. Jürilerin aradığı çok daha fazlasıydı ve bu bizim için büyük bir sürpriz oldu.
Uzun metraj filmlerdeki canlandırdığınız karakterlere dikkat ettiğimiz zaman benzer özelliklere rastlıyoruz. Bunlardan bir tanesi canlandırdığınız karakterlerde bir yabancılaşma hissi var. İkincisi belki de daha önemlisi negatif özellikler taşımaları. Bu biraz sizin tercihiniz mi'
Bu dediğiniz özellikler ancak çelişki yaşayan karakterler içerisinde var olur. Ben kendi içinde çelişkisi olan karakterleri canlandırmaktan daha büyük zevk alıyorum. Karmaşık bir düzende çalışıyor olmak beni mutlu ediyor sanırım. Ama beni tercihimden ziyade yapımcıların ve yönetmenlerin "Tayanç kendini zorlamayı sever" gibi bir düşünceleri var. Genelde öyle rolleri bana sunuyorlar ben de keyifle okuyorum senaryoları ve kabul ediyorum.
Bu anlamda bir çok oyuncunun canlandırmak isteyeceği derinlikli karakterler.
Ben çok şanslı bir oyuncuyum diyebilirim.Gelen teklifler içinde birlikte buluştuğumuz yapımcısı, yönetmeni böyle bir filmografiyi hazırladılar. Ama bundan sonra aldığım bu hazdan ve keyiften dolayı gideceğim yol bu şekilde olacak. Çelişkileri olan bir rol ve kendini sorgulayacak karakterleri oynamak her oyuncunun istediği bir şey.
Size projeler geldiğinde neyi değerlendiriyorsunuz'
Bir kere ben çok heyecanlı bir oyucuyum. Nereden proje gelirse gelsin aynı heyecanla senaryoyu okumaya başlıyorum. Okuduğum zaman çalıştığım her oyuncuda bu hastalık vardır. Daha hiç bilmediğiniz halde size verilen o karakteri hafif oynayarak okumaya başlarsınız. Okuduğum zaman ve oynarken okuma kalitesi içimde arttığı zaman daha çok heyecanlanıyorum.
Burada ne yapacağım dedim zaman çok hayvani bir dürtü geliyor bunu yapmak zorundayım diye. İçimdeki oyuncu hayvanı uyanıyor.
Osman Sınav'ın dizisinde oynuyorsunuz. Sakarya Fırat'ın çok zor çekim hikayeleri var.
Sakarya Fırat'ta sosyal koşullar ve bizim hassasiyetimiz daha çok zorlaştırıyor işi. Röportaja başlarken Osman Sınav'a uzun bir sinema filmi çekmeye gidiyorum öyle bir motivasyonu var demiştim ve bu motivasyon hiç eksilmedi. 7 aylık çalışmada da o motivasyonumuz hiç eksilmedi. Çalışma gücümüz yetiştirme çabamız bir dizi projesi olduğunu hatırlatıyor ama hassasiyetimiz yaptığımız işin önemini arttırıyor ve bir parçada olsa diğer dizilerden ayırıyor bence.
Sakarya Fırat'tan sonra geri dönüş aldınız mı'
Evet Isparta'da biraz kapalı bir hayat sürüyoruz. Birazda itfaiyeci gibi çalışıyorum ben
her an sete çağırılabilirim vaziyetinde. Orada kendime bir ev tuttum ve İstanbul'a çok fazla gelip gitmeden orada yaşamaya başladım. Bu kampa dönüştü benim için. O kamptan çıkmadığım için tepkilerin farkında değildim. İş biter bitmezde yurt dışına gittim ve o zaman tepkilerin çok farkında değildim. İş seyahati bittikten sonra İstanbul'a geldiğimde farklı tepkilerle karşılaştım. Daha önceki projelerle karşılaştırdığımız zaman. Ama sanıyorum bu ünden gelmiyor bu benim oynadığım karakteri ne kadar içselleştirmişler ne kadar ailelerinden biriymiş gibi geliyorlar yanıma. Bazıları sohbet ederken yanımda fotoğraf çektirmeyi unutuyor. Yıllardır benimleymiş gibi yanıma gelip sohbet ediyorlar, hatta yaralarım olmadığını görünce seviniyorlar.
Toplumun bu karakteri bu kadar içselleştirmesi biraz da yaşadığımız sorunlardan kaynaklanıyor olabilir mi'
Tabii ki. Ben her zaman bunu söylüyorum. Biz her zaman bu duruma şahit oluyorduk haberlerden. Ama Nefes filminde de bahsedildi bizim dizimizde de geçiyor 45 saniye geçer şehidin adı. Herkesin 45 saniye şahit olduğu noktasında, biz onlara yaklaşık 80 dakika boyunca sunuyoruz. Ve neler oluyor neler bitiyor objektif bir gözle en ince hassasiyetle paylaşmaya çalışıyoruz. Biz orada sadece terör- asker konusunu işlemiyoruz aslında bu nasıl ortaya çıktı ondanda bahsediyoruz. Dolayısıyla insanlar şimdi bunu sonuçlarını görürken neden ve niçin olduğuna da şahit oluyorlar dolayısıyla projenin içine girmeleri oyuncularla empati kurabilmeleri çok daha rahat oluyor. Biz bildikleri bir hikâyeyi daha detaylarıyla onlara anlatıyoruz. Şimdiye kadar onlar hep taşı sektirmişler ama biz şimdi taşı sektirmeden ne kadar derine gider diye suya bırakıyoruz. Dolayısıyla daha dipte geziniyorlar bu şekilde de daha rahat ilişki kurabildiklerini düşünüyorum seyircinin. Bizim projenin samimiyetinden ve onların bizim bu samimiyetimize aynı samimiyetle geri dönüşlerinden, farklı bir şekilde sahipleniyorlar ve bu da benim çok hoşuma gidiyor.
Şimdi aslında birbirine çok benzer iki rol, çok farklı iki rol veya konsept. Büşra mesela çatışmanın ortasında yer alan bir kadındı. Filmden sonra aldığınız dönüşler nasıl'
Hala alıyorum. Bana hala "Sizinle ve Büşra'yla konuşmayı çok istiyorum" diye mail atanlar var. Çünkü şunu gördüler ilk defa o kanada gözlüksüz bakanlarla karşılaştılar. Hem diğer taraftan nasıl bakılması gerektiğini hem de o tarafın bize böyle bakılırsa neyleri paylaşabilirizin açığa çıktığı bir projeydi o. Çünkü kullanılmadı Türkiye'de. İzleyenlerde büyük soru işaretleri ve açılmalar yaşandı. Ben her zaman şunu söylerim bize egemen güç, bizi ayırmaya çalışıyor ve karşı karşıya getirmemeye çalışıyor. Birbirimizden etkileneceğimiz ve ortak bir nokta bulabileceğimizden çok korkuyor. Her iki tarafta kendi çöplüğünde derinleşsin diye bizi pek fazla bir araya getirmemeye çalışıyor. Dolayısıyla bizim sosyal hayatta sohbetleşme şansımız olmuyor. İlk defa böyle bir iki insanın nasıl bir araya geldiğini gördüğümüz bir film. O anlamda bir sürü soru getiriyor seyircilerin aklına. Sanki bir tez almışlar da o tezle ilgili soru sormak istiyor gibilerdi. Değişik bir deneyim oldu benim için. Çok da fazla kalamadım bu işten sonra bahsettiğim kampa gittim ve bilgisayarla da arası çok iyi olan bir adam olmadığım için mailleri facebook'tan gelen soruları cevaplandırmak konusunda hem yetenek hem de zaman olarak çok başarılı değilim. O yüzden hasbelkader bir şey yazmaktansa kafalarındaki o ilizyonu bozmak istemedim.
Bu noktada oyuncu olmak zor bir iş değil mi' Sonuçta sizin gerçek bir kişiliğiniz, siyasi görüşünüz, dini inancınız bir dolu kişisel tercihiniz var ama her rolde farklı bir kimliğe bürünüyorsunuz. Bu süreç nasıl oluyor'
O politik işler yapmaya başlandıktan sonra oyunculara sorulan bir soru. Kendi düşünceleriniz buna ne yapıyor diye. Ben oyunculuğa şu açıdan bakıyorum. Ben oyunculuğu hiç bir şey için aracı bir araç olarak görmedim. Ben çocuk gibi oynamaya devam ediyorum ve her zamanda bunu söyledim. 8 yaşında sokakta nasıl oynuyorsam, şimdi de sette öyle oynuyorum. Benim için çok fazla bir şey değişmedi. Bu benim hayat biçimim benim için bitmek bilmeyen bir rol. Duraklar yok dedim. Ve bir karaktere de çalışırken kendimi sıfır noktasına getirip onu o noktadan yaratmaya başlıyorum. Bu aynı bedenime yaptığım gibi ne çok fazla kilo alıyorum, ne de çok zayıflıyorum. Her zaman malzemenin sıfır noktasına getirilmesi zor bir şey. Ama tabi bunun kendi bulduğunuz yöntemler ve bu güne kadar kullanılagelmiş yöntemler bu anlamda size kullanacağınız teknikleri sunuyor ve hakikatten bir kamp ortamı sunuyor. Ve istediğinizde de sıfır noktasından o karakteri yaratıyorsunuz. Bu anlamda zorlandığım tek şey kendimi o sıfır noktasına getirecek konsantrasyonu sağlamak ve çabayı göstermek. Ondan sonrası zaten o içimdeki oyuncu hayvanını uyandırıyorsa o hayvan zaten her şeyi kaplıyor ve bir anda bir şey çıkmış oluyor. Daha sonrada bunun üzerinde nasıl yoğunlaşırım o serüven başlıyor. Bu konuda kendinizle beraber düşünceniz ne olursa olsun onu sıfır noktasına çekmek önemli bir işlem.
Canlandırdığınız karakterlere duyulan sempati biraz da halkın artık fazlasıyla temiz karakterleri kabul etmemesi olabilir mi'
Bir kere şöyle bir şey var; adam öldürmek legal olsa 5 dakikalığına herkesin silah kaldıracağı bir insan var. Sosyal baskılar nedeniyle içimizde olan kötülükleri bastırıyoruz hep. İçimizde insana dair her türlü düşünce var. Bu legal olsa 5 dakikada Teksas'a dönecek değil ama en uç örneği vermek istedim ki anlaşılsın. Dolayısıyla temiz bir karakterle empati kurmak zor. Çünkü empatiyi kendilerinden başlatıyorlar ve kendi içlerindeki hırslar, düşünceler, hisler ve bu hisleri başkasında da gördükleri zaman daha dürüst geliyor. Kaypak karakter hiçbir zaman kolay empati kurulan bir karakter değildir. O pusun içindeki bir karakter. O pusu silkeleyebilmek için insanın negatif yönleri de var ve negatif yönde diğer insanın içinde de var ve bu bir köprü, dürüstlük köprüsü gibi bir şey. Biz, Ben Hopkins'le Mihran'ı çalışırken şunu söyledik; Mihran kolay empati kurulabilecek bir karakter değil. Güneydoğu'da yaşayan, kaçakçılıkla uğraşan ve parayı kazanmak için her tülü yolu deneyen garip bir adam. Bununla empati kurmak çok zor. Ama seyirciyle empatiyi kuramazsa film boşa gider. İlk 10 dakika içinde Mihran'ı sevdiler sevdiler sevemezlerse filmi at çöpe gitsin. Dolayısıyla orada teknik çözümlemeler yaptık. Mihran'ın ilk 10 dakikasını çok sevecen yaptık, sonra tam o empati kurulduğunda da bak aslında senin hayatında şu da var dedirttik. O yüzden ilk defa hırsızlık yapan bir adama "Oh be çaldı" dedirtebildik. Bütün seyirci diyebildi hatta o an herkes onu çalabilecek durumdaydı yani. Böyle bir ihtiyaç varsa eğer herkes hırsız olabilir 2 dakikalığına.
Yeşilçam'ın bitmesine sebep ne ihtilaller nede başka bir şey bekli de halktaki bu dönüşüm. Yeşilçam bütünüyle temiz karakterler, külkedisi kadınlar, erkekler sunan bir sinemaydı. Yeşilçam'dan da şimdiye baktığınız zaman Türk sinemasının gerekli dönüşümü yaşadığını düşünüyor musunuz'
Türk sineması bir dönüşüm yaşadı ama hala tam döndü diyemeyiz. Tam olarak değişmesi bunun bir dönem olabilmesi için bir zaman gerekiyor ben o zamanı tam olarak geçirdiğini düşünmüyorum. Bir değişiklik mevzu bahis ama bu dönüşüm tamamıyla yaşanmadı. Bunu da şundan yola çıkarak söylüyorum. Bizler Türk sineması diyoruz ama dışarıda Türk sinemasının varlığından son 5 yıldır bahsediliyor. Dolayısıyla çok genciz bu konuda. Uzun bir geçmişimiz var ama doğru kullanamadığımız bir süreç yaşamışız. Şimdi o zamanı daha çok proje çizerek deneyerek hızlandırdığımızı düşünüyorum. Genç yönetmenlerinde piyasanın içine girerek bende buradayım demesi işi bambaşka bir yere getirdi. Tabi çekilen her türlü film var ama Türkiye'de şöyle bir şey oldu. Ya sanat filmi dendi ya da o kategori olarak ikiye ayrıldı. Çok garip bir şey, Türk sineması dediğimiz şey iki kategori. Ama yurt dışında Avrupa'ya baktığımız zaman sinema türlerini saymakla bitmiyor. Dolayısıyla bizim burada deneyip yanılmaya ve doğruyu bulmaya vaktimiz var gibi gözüküyor. Türk sinemasını Yeşilçam'la karşılaştırdığım zaman ipler birbirini bulmuyor arada bir kopukluk var.
Nadir Sarıbacak, siz ve birkaç oyuncu daha farklı karakterleri canlandırabilen, onlara derinlik kazandıran isimlersiniz. Fakat burada yönetmen çok önemli, çünkü sinema aslında bir yönetmen sanatıdır. Tabii ki herkesle çalışmak istersiniz ama sizi tatmin edeceğine inandığınız isimler kimlerdir'
Ben çok uzun zamandır aynı isimlerden bahsediyorum. Ama sonradan şunu fark ettim isimlerle çalışmak yerine ne tür bir yönetmenle çalışmak istiyorum daha doğru. Şunu çok istiyorum. Yaratıcılık üzerine kavga edebileceğim herkesle oyuncu olarak da yönetmen olarak da çalışmak istiyorum. Yönetmen bize beyaz bir alan açıyor ve bunun üzerinde var olacaksınız diyor. Bunu bana anlatabilecek kendisinin de onun içinde o kadar var olduğunu gösterecek olması gerekiyor. Onunda içinde yönetmen hayvanının uyanmış olması lazım ki yönetmen hayvanıyla karşı karşıya gelebilesin. Ben bu hayvani duygulara vahşete çok inanıyorum yaratıcılık sürecinde ve her türlü kavganın da mubah olduğunu düşünüyorum. Ve ben tartışmayı soru sormayı seven birisiyim. Giderim oyun öncesinde yönetmenimin yanına ve konuşurum. Yine çok şanslıyım ki yanına gittiğimde "Tayanç şimdi çekmemiz lazım değil de tamam konuşalım ondan sonra nasıl olması gerekiyorsa öyle çekelim" diyebilen bir tartışma ortamımız vardı. Yoksa bu film bu hale gelmezdi. Bu sadece benim içinde değil diğer bütün arkadaşlarım içinde geçerli olan bir şey. Böyle olmazsa eğer kendini çok yalnız hissedersin ve orada olmak istemezsin. Ben kendimi yalnız hissetmemeliyim ve o kavga her zaman yapılmaya savaş verilmeye açık olmalı. Bir de ben çok duygusal bir adamım, bir anda projeyi de çalıştığım insanları da çok benimsiyorum. Ve aynı sahiplenilmeyi de karşı taraftan bekliyorum ve buda yine olmazsa kendimi yalnız hissediyorum. Birde ben hakikatten çok proje adamıyım çok söz veren ama tutmayan insanlarla çalışmak istemiyorum. Yani daha proje başlamadan onu yapacağız bunu yapacağız diyip verilen sözlerin tutulmadığını gördüm. O yüzden çok konuşulduğunda korkmaya başladım artık. Ben çok konuşmayı da sevmiyorum pek.
Oyuncu olarak özel hayatınızda şimdiye kadar konuştuğumuz sinemasal dertleri paylaştığınız bir arkadaş grubunuz var mı'
Benim bunları tartıştığım bir arkadaş grubum var çok fazla değil bunların sayısı. Fakat ben şuna inanıyorum Türkiye'de böyle sohbetlerin Nevizade'de, Tünel'de, Cihangir'de yapıldığını düşünüyorum. Bu tartışmaların hiçbiri kimsenin elinde bir not defteri yokken, içki içiliyorsa o masada yapılmaması gereken hassasiyet taşıyan sohbetler bence. Ben bu kamp hali çok severim işin ciddiyetinin olduğu. Çünkü böyle yeni fikirler oralarda çıkıyor. Biz çok alışkınız içki masalarında hem sinemayı, hem Türkiye'yi, hem sanatı konuşmaya. Fakat bu bir türlü işlevsel olmuyor. Önünde not defteri kahvesi ya da çayı yok. Onlar hep başka şeyler. Benim aklımda aslına bir gün gelsin biz bir yer edinelim mümkünse şehrin dışında olsun burası ve orada bir kamp ortamı yaratalım. Yapımcısı, yönetmeni, oyuncusu gidelim orada kalmamız gerekiyorsa kalalım. Fikir alışverişi yapalım, bir şeyler çekelim, tartışalım. Çektiklerimizi izleyelim bizim üzerimizdeki etkisine bakalım. Ama şimdi bu hareketi oluşturabilecek güce ve yaşa sahip değilim. İnsanları buna ikna edebilecek gücümde yok. Ve bu çok fazla bir mesaidir bunun içinde bir vaktim yok açıkçası. Bir gün her şey bütün taşlar yerine oturduğunda beklide bu şekilde çalışmaya başlayacağız.
Peki, kamera arkasına nasıl bakıyorsunuz'
Şu an kamera arkası için çok enerjimi bölmüyorum. Ama şuna dikkat eden bir oyuncuyum, bütün teknik yapının ne olduğunu ve kimin görevinin ne olduğu çok sıkı takip etmeye çalışıyorum. Bu gözlem sayesinde edindiğim çok fazla fikir var. Bu fikirlerde beni koltuğa oturtmaya yöneltiyor. Benim kamera arkasında da ciddi bir çalışmışlığım var. Sıla'yı çekerken de ben her departman da bir ay çalışmayı rica etmiştim. Mardin'de yaşıyordum ve haftanın 2 günü çekimim vardı. Bunun dışındaki 5 gün reji dışında bütün bölümlerde çalıştım. Oyuncu olarak rejinin içine girmemeliydim ve girmedim ama onu da gözlemledim. Bu enerjiyi bölmek istemiyorum açıkçası sadece oradan da haberdar olmak istedim. Ben oyuncu yönetmen olarak bunu farkındalığıyla kamera önünde olursam, her şey daha kolay olur diye düşünüyorum. Bunlardan bir tane basit bir örnek verecek olursam ben 7,5'luk cimicip kurmanın ne kadar hızlı olursanız olun ne kadar sürdüğünü biliyorum. O anlamda kimseye sormadan setten bir parça uzaklaşıp, çağrılmaya gerek duymadan zaman dilimini kendi kendime ayarlayabiliyorum mesela. Ama bu işte asıl beni sizin sorunuz olan asıl kamera arkasındaki pozisyona yerleştirecek minin cevabı. Bunu yapmak bir ihtiyaç meselesi. Bu egodan ziyade, ben bu filmi yapmak istiyorum, filmin önünde olmadan da nasıl yönetebileceğimi merak etmek istiyorum çünkü bir fikrim var diyebilirim. Ama bunu söylemek yıllarımı alır. O zamanda bana inananlar güvenenler varsa proje girerler. Ama zannetmiyorum.
Dizi sektörünün problemi aslında sadece dizi sektörünün problemi mi' Yoksa tüketiciyle de bir ilgisi var mı'
Tüketicinin her şeye çok rahat alıştığını yıllardır gördük. Tüketici bayram değil seyran değil eniştem beni neden öptü dizilerinin hepsini seyreder oldu. Sosyal yapısı buna uymaz bunu reddederken şimdi bunu izler oldu. Türk seyircisi tüketicisi çabuk alışabilen seyircidir. Biz onların 90 dakika olarak izledikleri dizileri 40 dakika olarak yayınlamaya başlarsak, sonra buna da alışacaklar. Fakat buna sistem onay vermeyecek. Çünkü 40 dakikalık dizi arasına 4 kuşak reklam verilemeyecek. Biz milyon dolarların döndüğü bir sistem içerisinde ufak piyonlarız. Bu piyonları ne büyültür nede küçültür, piyonlar aynı şekilde kalmaya devam edecekler. Ben zannetmiyorum ki bu kadar milyon dolarların döndüğü bir şeyin bu kadar çabuk değişmesini. Biz en son 76 dakika çektik sanırım. Biraz daha insanı boyutlara gelmesini sağlamaya çalışıyoruz biz ama bunu değiştirecek olan o en tepedeki milyon dolarları yöneten insanlar. Ama o kadar insanın bu kadar kapitalist bir yapı içerisinde bir araya gelip daha hümanist bir çözüm bulacaklarını sanmıyorum.


Nadir Sarıbacak, siz ve birkaç oyuncu daha farklı karakterleri canlandırabilen, onlara derinlik kazandıran isimlersiniz. Fakat burada yönetmen çok önemli, çünkü sinema aslında bir yönetmen sanatıdır. Tabii ki herkesle çalışmak istersiniz ama sizi tatmin edeceğine inandığınız isimler kimlerdir'


